Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinden Mübalağa Örnekleri
CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK ŞİİRİNDEN MÜBALAĞA ÖRNEKLERİ
Mübalağa, bir sözün etkisini güçlendirmek amacıyla bir şeyi ya olamayacağı bir biçimde anlatmak ya da olduğundan pek çok veya pek az göstermektir. Başka bir deyişle mübalağa, akla ve mantığa sığmayacak söz söyleme, bir şeyi olduğundan çok büyük veya çok küçük gösterme sanatıdır.
Önceki yazımızda Divan ve Halk şiirinden mübalağa örnekleri vermiştik ve “Gerek Divan Edebiyatında gerekse Halk Edebiyatında yapılan mübalağa örnekleri tekdüzedir, pek çoğu özgünlükten yoksundur. Bu şairlerin abartmaları genelde gözyaşı ve gök cisimleriyle alakalıdır. Bazen şairin hasret gözyaşları ırmak olur çağlar, bazen de âhı, gökleri tutuşturur veya güneşi, gezegenleri yörüngesinden saptırır.” demiştik.
Bu yazımızda ise sadece Cumhuriyet dönemi şairlerimizden mübalağa örnekleri vereceğiz. İki yazıdaki örneklerle karşılaştıracak olursanız yeni şiirimizde Necip Fazıl, Oktay Rifat, Attila İlhan, Cemal Süreya gibi şairlerin çok özgün mübalağalar yaptığını göreceksiniz:
Sanki burnum, değdi burnuna yokun, / Kustum, öz ağzımdan kafatasımı. (Necip Fazıl)
aydınlığın duruyor/ giderken bıraktığın aynalarda (Murathan Mungan)
kezzap akıtsan bile filizlenir yüreğim/ ölüm canda gül olur, can bende diken diken (Nurullah Genç)
Bulutların çıkınında/ Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün/ Çıldırtırlar insan gözlü kedileri/ Ay doğar kuyulara yalınayak/ Telgraf tellerinde gemi leşleri (Oktay Rifat)
Denizleri sırtlarında birer panterle geçen/ İp yürekli gemicilerin yüzünü ürkütüyor / Bir hançerin paslanırken çıkardığı gürültü. (Ülkü Tamer)
Beni hoyrat bir makasla/ Eski bir fotoğraftan oydular. / Orda kaldı yanağımın yarısı / Kendini boşlukla tamamlar. (Metin Altıok)
Önünde, uzakta alıştığın sofra / Alırken ondan ondan / Çıt eder, çatlar fanus / Kulak çınlamasından. (Behçet Necatigil)
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün/ Kızıllığında ısındık./ Dağlardan çöllere düşürdüğü gün/ Gölgene sığındık. (Arif Nihat Asya- Bayrak şiiri)
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor/ Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden /Attila İlhan
Delirecek miyim neyim/ Kirpiklerimden mısra dökülüyor/Attila İlhan
Bursa’nın, ya Bursa’nın ufak tefek taşları/ Uçan yıldızı dondurur Ardahan’ın kışları /Attila İlhan
Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına/ Bir cıgara atmışsak denize / Sabaha kadar yandı durdu (Cemal Süreya)
Sineklerin kanadını ısıtan / Bir güneş toprağı yarıp çıkacak/ Kadınlar sansa da yaşadığını / Şarkısız kaldıkça yaşayamayacak (Sezai Karakoç)
Bir ağaç var içimde / fidesini getirmişim güneşten./ Salınır yaprakları ateş balıkları gibi / yemişleri kuşlar gibi ötüşür./ Yolcular füzelerden/ çoktan indi içimdeki yıldıza. / Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar (Nazım Hikmet)
Ağlayanda çöle yağmur yağdıran,/ Güldüğünde göğe yıldız ağdıran, / Beliklere elif-endâm döğdüren,/ Ok kirpikli, temiz soylu evdeşim. (Dilaver Cebeci)
Kara kalemle eker; biçerim ak kâğıtta Sapla saman ayıran, harmanda düvenciyim / Bekir Oğuzbaşaran
Sonsuz bir gece uçuşunda / Ayın çengeline takılı kaldım / Annem yokluğumu bilmesin diye/ Eve gölgemi saldım (Ali Akbaş)
Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek/ Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek! (Mehmet Akif)
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?/ Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır? (Mehmet Akif- Bülbül şiirinden)
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer. / O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer… (Mehmet Akif)
Bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü / Alnından öz kardeşim öpse ben irkilirim./ Değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,/ Kimlerin rüyâsına girdiğini bilirim. (Faruk Nafiz)
Şâir kanı gezmiş gibi mermer damarında, / Hülyalar uçar heykelin âmâ nazarında, (Faruk Nafiz)
Ağlayın su yükselsin!/ Belki kurtulur gemi. / Anne seccaden gelsin / Bize dua et emi (Necip Fazıl)
Taş merdivenler gibi, aşınmış ayaklardan / Secde yerine çarpa çarpa alnım aşınsa!/ Göklerin kamçısıyla yediğim dayaklardan, / Erisem de tabutum boşmuş gibi taşınsa! (Necip Fazıl)
Olur mu, dünyaya indirsem kepenk: / Gözyaşı döksem, Nuh Tufanına denk? (Necip Fazı)l
Bıçak vursam gölgeme / Sımsıcak kanım damlar./ Gir de bir bak ülkeme / Başşız başşız adamlar. (Necip Fazıl)
paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım / kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım (Attila İlhan)
Baksana; parmak uçlarım ateş / Lavlar fışkırıyor gözbebeklerimden/ Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan (Ümit Yaşar Oğuzcan)
dünyalar ve yıldızlar/ en küçük şey acıkan dilimi uzatıp hepsini birer birer yaladım/ ve yuttum biraz serinlemiş gibiyim (Asaf Halet Çelebi)
Düşün o divaneyi, ” Her şey içimde ” diyen; / Ateş denilse yanan, su denince eriyen… (Necip Fazıl)
Ben, ben, haritada deniz görmüş boğulmuş/
Dokuz köyün sahibi dokuz köyden kovulmuş. (Necip Fazıl)
Adam yıldızlara basa basa yürüdü/ Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı. (Cemal Süreya)
Bir sözün bizde çağrıştırdığı görüntü olabilecek bir şeyse o söz anlamlı, olmayacak bir şeyse anlamsız deriz. “Saçların ıslanmış.” cümlesinin bir anlamı vardır. “Suları ıslatamadım.” sözünün ise bir anlamı yoktur ancak çağrışım olarak güzel bir sözdür. İşte bu tür anlam oyunlarına alışılmamış bağdaştırma diyoruz. Alışılmamış bağdaştırma oluşturulurken mübalağa, tezat, terdit gibi sanatlardan sıklıkla yararlanılır:
Sürerim buluttan tarlaları,/ Yağmurlar ekerim göğün göğsüne./ Güneşte demlerim senin çayını / Yüreğimden süzer öyle veririm. (Cem Karaca)
Okuyucuyu etkilemek için sözcüklerin bağdaştırılma biçimlerinde değişiklik yapılmasına anlambilimsel sapma denir. Akla mantığa aykırı, mübalağalı sözlerde bu tür bir sapma vardır:
haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu cinayeti kör bir kayıkçı gördü ben gördüm kulaklarım gördü vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü hiç biriniz orada yoktunuz /Attila İlhan
Yusufçuk diye baǧıran kuşu / Görmek için camı kırık ağaçlarda/ Bekle ki soǧanlar salatalar yaǧsın / Nisan yaǧmuru yeşersin / Gözü baǧlı atlara inat bostanlarda (Oktay Rıfat)
Güneşimi arılar yedi gecesiz kaldım/ Dört köşe taşların üstünde/ Denizin çarşısında yeşil zeytin / Balıklar geçti düdük çala çala (Oktay Rifat)
Mum ellerimi tırmalıyor, / Belleğimi yakıyor kedinin elleri. (Özdemir Asaf)
Alışılmamış bağdaştırmalara, anlambilimsel sapmalara ve bu anlam oyunlarından kaynaklanan mübalağalara bilhassa İkinci Yeni akımına mensup şairlerde daha çok rastlarız.
Bir kilise tadı taşıyor Dolmabahçe camiinin pencereleri / Uzaktan bakmak şartıyla ve aydınlık oluşunu saymazsak / Ve denizin gişesinde oturan kısa boylu saat kulesi (Cemal Süreya)
oysa ay bir ateş gibi yağıyor/ usul usul terliyor bir batık gemi / kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan/ ve eskiden bir şehire girdiğimi hatırlıyorum / bir şehire yerleştiğimi hatırlıyorum / rüzgârın eskittiği bir şemsiyeyle /Turgut Uyar)
Çok nadir kullanılan tekellüm-i sâmit sanatı, suskun olanın konuşması anlamına gelir. Tekellüm-i sâmit, sanatkârın kendisini ölmüş gibi göstererek duygu ve düşüncelerini dile getirmesi veya bir ölüyü konuşturması sanatıdır. Bu aynı zamanda bir mübalağadır:
Dün sabah işe giderken ölümü gördüm ölümü / Ansızın kesti yolumu/ Usulca tuttu kolumu, korkma dedi. (Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Dün güzel bir kadın geçti / Kabrimin yakınından./ Doya doya seyrettim Gün hazinesi bacaklarını/ Söylesem inanmazsınız, / Kalkıp verecek oldum / Düşürünce mendilini;/ Öldüğümü unutmuşum (Cahit Sıtkı Tarancı)
(Kaynak: Recai Kapusuzoğlu, Yeni Türk Şiirinde Edebi Sanatlar, Ötüken Neşriyat, 2022)
RECAİ KAPUSUZOĞLU
“BİR SİNEK BİR KARTALI SALLADI VURDU YERE YALAN DEĞİL GERÇEKTİR BEN DE GÖRDÜM TOZUNU”
Mübâlağa, abartma sanatıdır. Günlük konuşmalarda da sık sık başvurduğumuz mübalağada amaç sözün gücünü ve etkisini artırmaktır. Şiirde mübalağa, bir şeyi, bir olayı çeşitli sebeplerden dolayı, olduğundan çok büyük veya çok küçük gösterme sanatıdır. Bu yönüyle Divan ve Halk şairlerinin çok sık başvurdukları bir sanattır. Ancak gerek Divan Edebiyatında gerekse Halk Edebiyatında yapılan mübalağa örnekleri tekdüzedir, pek çoğu özgünlükten yoksundur. Bu şairlerin abartmaları genelde gözyaşı ve gök cisimleriyle alakalıdır. Bazen şairin hasret gözyaşları ırmak olur çağlar, bazen de âhı, gökleri tutuşturur veya güneşi, gezegenleri yörüngesinden saptırır:
.
Sîneden derd ile bir âh edeyim kim dönsün / Akine çarh-ı felek mihr-i dırahşanı bile (Neşâtî)
.
Fuzûlî, o kadar çok gözyaşı döker ki gök kubbe su gibi masmavi olur.
Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem / Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâre su (Fuzûlî)
Bazen de gül yüzlü sevgiliyi hatırlayıp ağlayan şairin kanlı gözyaşları ırmakları bulandırır. Şaire göre bu doğaldır çünkü baharda ırmaklar bulanık akar:
Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su / Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı (Fuzûlî)
.
Teşbih, hüsn-i talil ve tecâhül-i ârif sanatlarının iç içe kullanıldığı bu örneklerde şair aşırı mübalağalar yapar. Divan şiirinde şairin hayal gücünün sınırlarını zorlayarak yaptığı bu mübalağalara “gulüv” deniyor.
Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı fırâkız / Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden (Sultan II. Selim)
(Biz ayrılık bahçesinin yanık sesli bülbülüyüz. Serin, sabah yeli gül bahçemizden geçse yanık sesimizden ateş kesilir.)
Bazen de dertlilerin kırgınlık gözyaşları sel olur, makam sahiplerinin ikbal hanelerini dümdüz eder:
Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest / Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz (Nâbî)
.
Bazen de şairin gözyaşı çağlayandan farksız olur:
Düşer mi ictinâb etmek seninçün ağlayanlardan/ Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan (Enderunlu Vasıf)
.
Bazen de şair ayrılık acısıyla öyle zayıflar ki tüyden bile hafif olur, sabah yeli onu önüne katar, sevgiliye kavuşturur:
Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim / Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni (Fuzûlî)
.
Mübalağa, sanatçıların anlatımın etkisini artırmak, karşısındakini etkilemek, yanıltmak veya inandırmak gibi amaçlarla kullandığı en yaygın söz sanatlarından birisidir. Divan şiirinin sevgilisi öyle güzeldir ki aynada suretini görse kendine âşık olmakla kalmaz, putperest olur:
Zinhâr eline âyine vermen o kâfirin/ Zîrâ görünce sûretini büt-perest olur (Nef’î)
.
Mübalağa, heyecana bağlı bir edebi sanattır. Genellikle Teşbih ve İstiare sanatlarıyla beraber bulunur:
Bir şû’lesi var ki şem’-i cânın/ Fânûsuna sığmaz âsmânın/ Bu sîne-i berk-âşiyânın/ Sînâ dahi görmemiş nişânın / Efrûhte-i inâyetindir (Şeyh Galib)
Şeyh Galip’in bu tardiyesinde “cân” bir muma, gökyüzü de o mumun ışığını koruyan bir fânusa benzetilmiş. Bu mumun ışığı öylesine güçlüdür ki gökyüzünün fânusuna sığmaz, Tûr Dağı’nda Allah u Teala ile konuşan Musa peygamberin gördüğü parıltıdan bile daha şiddetlidir. O mum, sevgilinin inayetiyle tutuşmuştur.
Divan şirinde özgün mübalağalar yoktur demiştik ama haksızlık etmişiz. Şeyh Galib’in bu dizeleri bile bu görüşümüzü çürütmek için yeterlidir.
Ferhat külünk ile dağ delmişti, Fuzuli bunu beğenmez, ben tırnağımla binlerce dağı yere serdim, der:
Kûh-ken miñ tîşeni künd eylemiş bir dağ ilen / Men koparub salmışam miñ dağı bir dırnağ ilen (Fuzûlî)
(Kûhken: Ferhad; Tîşe: kazma, külünk)
.
Divan şiirinde bayağı diyebileceğimiz mübalağa örnekleri de çoktur. Güzel bir nükte yahut latif bir söyleyişi ihtiva etmiyorsa gulüv türü mübalağa makbul sayılmaz:
Sûz ile âh edeyim eğer hadden ziyâde / Kuşlar kebâb olurdu döne döne havâda (Mesîhî)
.
Şeyhi’nin Har-nâme’de tasvir ettiği eşek çok zayıftır:
Dudağı sarkmış u düşmüş enek / Yorulur arkasına konsa sinek (Şeyhî)
.
Hak şiirinde mizahî anlatımın güzel bir örneği olan “Mirasyedi Destanı”ndaki eşek ise aksine güçlü kuvvetlidir:
Kuyruğunda kaldırırdı beş kişi / Odun taşıdığım eşek ni’coldu. (Âşık Selîmî)
.
Divan şairleri daha çok kasidelerin medhiye ve fahriye bölümlerinde mübalağa yapar:
Evc-i havâda sıyt-ı çek â çâk-ı tiğden / Âvâz-ı r’ad u sâîkâ reh güm günân olur. (Nef’i)
Şair diyor ki öyle şiddetli bir savaş oldu ki kılıçların şakırtısından şimşek ve yıldırımlar yolunu şaşırdı. Güzel bir örnek mi? Türkçe değil ki nasıl güzel olsun. Divan şiirinin anlaşılmazlığı konusu açılınca derslerimde hep bu örneği veririm. Şairin kılıç şakırtılarını duyurtmak için yabancı kelimelerin ahenginden yararlandığı söylense de yüklemi ve ad durum ekleri dışında Türkçe bir ögenin bulunmadığı bu mübalağa örneği hiç de güzel değildir.
Mübalağada Nef’i daha başarılıdır, denir. Bence Nedim bu konuda açık ara öndedir. Mesela, Nedim’in yâri öyle nâzenindir ki ipek elbisesindeki gül resminin dikeninin gölgesinden incinir:
Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder / Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni. (Nedim)
Bazen de “bûse” kelimesindeki “sin” harfinin dişleri sevgilinin dudağını inciteceği için şair sevgiliyi öpemez:
Leblerin mecrûh olur dendân-ı sîn-i bûseden. / Lâ’lin öpdürmek bu hâletle muhâl olmuş sana (Nedim)
.
Nedim’in sevgilisi olağanüstü bir yaratıktır. Sevgilinin yüzündeki “ben”, Frenk ülkelerinin bir araya gelip yoğunlaşmasıyla oluşmuş ve “ben”e siyah rengini vermiştir:
Şöyle gird olmuş Firengistân birikmiş bir yere / Sonra gelmiş gûşe-i ebrûda hâl olmuş sana (Nedim)
.
Nedim, şiirinde zaman zaman kendine şöyle seslenir: “Ey Nedim, ey bülbül-i şeydâ”. Biz de Nedim’in bu hitabını kullanarak şaire seslenelim. Ey Nedim, ey bülbül-i şeydâ, bunlar ne güzel mübalağalar, bu ne incelik, bu ne kibarlık? Sanki “Haddeden geçmiş nezaket yâl ü bâl olmuş sana.” (yâl ü bâl: kol kanat)
Abartmanın oluşması için, söz konusu özelliğin, mantığın sınırlarını zorlayacak biçimde büyütülmesi gerekir. Böylece mecaz da oluşur. Neşâtî, aşk yolunda öyle ilerlemiştir ki aynada bile görüntüsü kaybolmuştur, belki de “fenâfillâh”a ulaşmıştır:
Ettik o kadar ref-i ta’ayyün ki Neşâtî / Ayîne-i pür-tâbı mücellâda nihanız (Neşatî)
.
Eskilere göre su, toprak, hava ateş dört esas unsurdur (anasır-ı erbaa). Şair bir âh çeker, dördünü de yakar, kül eder:
Eylesem ağlayarak ah ile eflâk yanar / Su yanar, nâr yanar, bâd yanar, hâk yanar (Nevres)
Divan şairlerinin âhı gökyüzünü tutuşturur, dünyayı vîrân eder. Gurbette yârini özleyen Halk şairlerinin âh veya of çekmesi ise dağları dümdüz eder, gözünün yaşı sel olur, değirmenin çarkını döndürür:
Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır /Bugün posta günü canım sıkılır.
.
Bir âh çeksem dağı taşı eritir /Gözüm yaşı değirmeni yürütür.
.
Şathiyeler, Tekke şairlerine bilhassa Bektaşî şairlere özgü, mübalağa, tezat sanatlarının kullanıldığı, görünüşte saçma, bazen gülünç şiirlerdir:
Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?/ Sabahınan çifte giderken/ Öküzüm torbadan düştü gördün mü?
Şathiyeler, gizli tasavvufî bir anlam içeren dinî şiirlerdir. Ancak bu dinî anlamı çözümlemek çok güçtür. Tasavvuf terimlerini, sembollerini iyi bilmek gerekir. Başlıkta kullandığımız dizeler Yunus Emre’nin ünlü şathiyesinde geçer:
Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere/ Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu
Buradaki sineğin insanı, kartalın da insanın nefsini simgelediğini bir yerlerde okumuştum.
Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş / Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü (Yunus Emre)
Yunus’un bu dizeleri Attila İlhan’ın” Cinayeti kör bir balıkçı gördü/ Ben gördüm kulaklarım gördü” dizelerini hatırlatır.
Şathiye deyince akla gelen ilk isim Kaygusuz Abdal’dır:
Leylek koduk doğurmuş/ Ovada zurna çalar/ Balık kavağa çıkmış/ Söğüt dalın biçmeğe (Kaygusuz Abdal)
.
Bir şathiye de günümüz ozanlarından Mahzûnî Şerif’ten:
Bizim köye kabak ektik dut bitti/ Yeşil yaprağında develer öttü/ Dört boynuzlu koçlar doğuma yattı/ İkiz ikiz kurtlar geldi duydun mu? (Âşık Mahzunî Şerif)
.
Türkülerimizden birkaç mübalağa örneği:
Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur / Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur
.
Dağlar yeşile boyandı / Kim yattı kim uyandı / Kalbime ateş düştü / İçinde yâr da yandı / Su serptim ateş sönsün / Serptiğim su da yandı
.
Karacoğlan’ın sevgilisinin göğsü güneşten bile parlaktır, görünce âşığın gözleri kamaşır:
Karac’oğlan der ki: Yandım, kül oldum/ Aradım güzeli, yanımda buldum/ Ay doğup da şafak atmakta sandım / Meğer yârin düğmeleri çözülmüş. (Karacoğlan)
.
Yazı biraz uzun oldu. Cumhuriyet dönemi şiirimizden örnekler veremedik. Yeni şiirimizde Mübalağa örneklerinin Divan ve Halk şiirinden çok daha başarılı ve özgün olduğunu başka bir yazımızda, “Yeni Türk Şiirinde Edebi Sanatlar” (Ötüken Neşriyat) kitabımızdan seçeceğimiz örneklerle, göstermeye çalışacağız.
RECAİ KAPUSUZOĞLU
